Benim Küçük Dostlarım (Halide Nusret Zorlutuna)
Bir döneme sosyolojik bir bakış açısı sağlayan bu eser; yazarın, Anadolu’nun çeşitli yerlerinde öğretmenlik yaptığı zamanlarda, kendisi için önemli addettiği anılarından oluşuyor.
Kitap; bir dönemin eğitim sistemine ayna tutmakla birlikte, Öğretmenliğin ne kadar önemli bir meslek olduğunu da gözler önüne sermiş. Yazar, bizlere bu mesleğin önemini kitabın her sayfasında beynimize kazıyor adeta.
İlk olarak 1977 de yayınlanan bu kitabın dilindeki bu sadelik ve akıcılık oldukça şaşırtıcı. Tabi bunun sebebi, elimdeki baskının güncelliği de olabilir.
Bir solukta okunan; küçük küçük ve oldukça ilgi çekici hatıraların yer aldığı bu eseri mutlaka okumanızı tavsiye ediyorum.
Notum: 10 üzerinden 8
Isabelle (André Gide)
Klasik bir hikaye vardır hani: Roman kahramanının sadece suretini gördüğü bir kadına aşık olduğu… İşte bu da onlardan biri…
Roman; doktora tezi için araştırma yapan bir gencin, kaynak bulmak amacıyla sürüklendiği bir malikanede yaşadığı platonik aşkı -gencin kendi ağzından- anlatmaktadır. Ancak bir aşk romanı olduğu kadar; dönemin toplumsal sınıf yaşamına ve sorunlarına da ışık tutmuştur.
Roman da anlatılmak istenen bir diğer husus, gizli olanın abartılı bir biçimde değerli addedilmesinin, ne kadar büyük bir sanrı olduğunu gözler önüne sermektir.
Romanın üslubu; yazarın genel çizgisine uygun bir biçimde sade ve akıcı. Ancak edebi açıdan Kalpazanlar’dan aldığımız zevki alamıyoruz. Tabi bunda romanın daha çok novella tarzı yazılmış olmasının da büyük bir payı var.
Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmi adeta romana selam çakarak aynı hususa dayansa da roman, filmden ters istikamette ilerleyip bambaşka bir sonuca bağlanmış.
Notum: 10 üzerinden 6
Beyaz Geceler (F.M. Dostoyevski)
Petersburg’da; mayısın son günleri başlayan ve temmuzun ortalarına kadar süren, gündüz süresi bazen on dokuz saati bulan bir dönem vardır. Her yıl festival havasında kutlanan bu döneme “Beyaz Geceler” denmektedir. Bu dönemde gün ne doğar ne de batar; adeta arafta kalır…
Romanda; asosyal ve yalnız bir hayalperestin; bir gün aylak aylak dolanırken, bir kadına aşık olması ve bunun üzerine yaşadıkları anlatılmaktadır. Ancak aşık olunan kadın da, tıpkı “Beyaz Geceler” gibi, arafta kalmışlıkla baş etmektedir.
Dostoyevski’nin gençlik yıllarında yazmış olduğu bu eser; çok güzel bir kurguya sahip olsa da, oldukça başarısız bir romandır. Klasik Dostoyevski tadına tam olarak varamazsınız. Bunun sebebi; galiba, Dostoyevski’nin aşkı her zaman gerçek dışı bir biçimde anlatmasından kaynaklanır. Aşıkların arasında geçen diyaloglar, kendi döneminde bile doğallıktan uzaktır. Bir romandan çok; tiyatro metni okuyor hissine kapılabilirsiniz. Aşkı yazma hususunda kanaatimce Tolstoy çok daha başarılıdır.
Kitabın alt metninde, yazar bizi kadın-erkek ilişkileri hakkında düşündürür.
Her şeye rağmen; onlarca filmin senaryosu bu esere dayanmaktadır. Hatta “Hayalperest” karakterinden daha sonra o kadar çok esinlenilmiştir ki; Charlie Chaplin’in unutulmaz “Tramp” karakterinin, Sadri Alışık’ın “Ofsayt Osman” ve “Turist Ömer”inin kaynağı “Hayalperest”dir diyebiliriz.
Notum: 10 üzerinden 6
Kumların Kadını (Kobo Abe)
Varoluşçuluğu irdeleyen bu distopik eser, modern klasiklerin en önemlilerindendir.
Roman; Böcek koleksiyonu ile ilgilenen bir öğretmenin; kumda yaşayan böcekleri incelemek ve yeni türleri keşfetmek için gittiği kumlarla kaplı bir köyde alıkoyulmasını anlatıyor. Ancak hikayenin geçtiği Japonyada; kitapta bahsedilen kum tepeleri bulunmamaktadır.
Yazar; insan doğasını bir psikolog gibi incelemiş. Kitabın alt metninde kadın erkek ilişkileri irdelenmiş ve kadının toplum içinde büründüğü rollerin, genellikle çaresizlik sonucu ortaya çıktığı ve bu çaresizlik ve kıstırılmışlığın, kadın tarafından üstün ve yüce bir kabullenişle karşılanıldığı belirtilmiş.
Gerek hikaye gerekse üslup oldukça sürükleyici. Yazar zaman zaman kendisiyle konuşmuş ve hikayeye ara vererek hayata dair düşüncelerini anlatmış. Hikayeden bu şekilde kopması, yer yer sıkıcı bir roman okuyor izlenimi yaratsa da; yazar, okuyucunun ilgisini yeniden çekmeyi başarıyor.
Notum: 10 üzerinden 7
Otomatik Portakal (Anthony Burgess)
Yazıldığı yer olan İngiltere de 24 yıl boyunca yasaklı tutulan bu roman; muhteşem bir distopya örneğidir.
Romanda sistemin toplumu dizayn eden çarklarının, nasıl döndüğü gözler önüne serilmiş ve sistemin asıl amacı irdelenmiştir.
Kitap; çok ağır şiddet öğeleri barındırmakta. Fakat Burgess bu öğeleri kullanırken, hiçbir zaman aşırıya kaçmamış. Siyasetten bilime, sanattan dine, psikolojiden müziğe; birçok konuda fikir belirtip, düşündüklerini; sadece 168 sayfa olan bu esere sığdırabilmiş; buna rağmen bu kadar akıcı bir eseri meydana getirebilmiştir. Yazar; üslubunu, okuyucuyu hep canlı tutacak şekilde oluşturmuş. Bunu da galiba; yazarın aynı zamanda bir Dil Bilimci olmasına borçluyuz. Yazarın bu yönü; kitapta anlaşılması güç ve yepyeni bir argo kullanımını da doğurmuştur (Kitabın türkçe çevirisinde bu argo kelimeler; bilindik türkçe kelimelere çevrilmiştir. Kanaatimce bu tam bir çeviri faciasıdır.).
Kitap, normalde 21 bölümden oluşmaktadır. Ancak bir çok baskısında ve daha sonra ki film uyarlamasında, bu son bölüm kullanılmamıştır. Ancak eserden çıkarılan bu bölüm; yazarın anlatmak istediklerini bütünüyle değiştirdiğinden oldukça önemlidir. Bu nedenle İş Bankası Yayınlarının, Dost Körpe çevirisini okumanızı tavsiye ediyorum.
Notum: 10 üzerinden 9